5 Eylül 2009 Cumartesi

...

İzin ver...

İzin ver yakalım tüm köprüleri;
Tek bir bağ kalmasın tutunacak.
Dişleri gedik, dişleri kanlı onlar;
Isırdı mı bırakmazlar kolay kolay.

Sevmezler seni de, beni de, bizi de
Kendilerini sevdikleri kadar.
Sevmeyiz bu yüzünden onları
Sen, ben, biz onlar...

İstemeyiz aramızda bir ağlayan.
Hem ne gerek var salya-sümük itleri aramızda barındırmaya!
Daha ortam adamı olamamış;
Bana mı kaldı onca dert, tasa...

İşte bu yüzden yak tüm köprüleri,
Geriye birşey kalmasın.
Sana paranoyaların yeter!
Sırtın yere dokunmasın...

Geriye ne kaldı çizilmiş yolda,
Bir acid, bir de duvar...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Texas Holdem Poker

Selam bebeler...Ne zamandır yazmıyorum ama makul sayılabilecek bir sebebim var. O da blogun ilgi görmüyor olması. Azad bloga Harry Potter resmi koyduğundan beri in cin top oynuyor farkettiyseniz. Neyse bu yazı böyle yavşak günlük tadında yazılarımdan olmayacak. Size hala devam eden ve 10 gün falan daha devam edecek olan Giresun maceramdan bahsedeceğim. Bahsedeceğim ki saçılsın tohumlar, doğsun güneş, açsın çiçek....sdfjksdhfksdhfkjsdhfksd

Neyse konuya girelim. Çok canım sıkılıyor gençler, arklar, kankalar...Giresuna geldiğim ilk gün kuzenimle karşılıklı gitarları konuşturduk. Benim akustik gitarım onun elektrosunun lirik soloları etrafında ritme boğarken kulakları, tam mekana kızlar doluşmaya başlamışken, o sırada iyi söylediğim şarkıları peşpeşe patlatırken bilin bakalım ne oldu...Kuzenin 5 ay akord görmemiş gitarının alt teli koptu. Ortama dolan ve daha henüz tanışamadığımız kızlar da "ayy yazık oldu" deyip vefasızca çekip gittiler. Ve o an anladım senin değerini hayatım...(merak ettin di mi kimden bahsettiğimi sdfsdkfjlsdfjlsdfjlsdjfsdf)

Ertesi güne hiçbir şey değişmemiş gibi başlamak istesemde sıkılma durumları baş verdi. Bunun üzerine kuzenim bana oyalanmam için facebook da dönen texas holdem poker oyununu gösterdi. Tabii bildiğim tek kumar safi gençleri sinekden gel deyip pis yedilide sövüşlemek olan ben poker oynamayı bilmiyordum. Help kısmından neyin neyden büyük olduğunu kısaca gösterdi kuzen bana. Sonra onu izlemeye koyuldum. Kuzenim ben izleyene kadar 1 milyon chip yapmıştı -ki bilmeyenler için söyleyeyim oyun için süper paradır- ne zaman ki ben izledim çocuk 100k ya düştü -bilmeyenler için söyleyeyim itin götüne girdi, bakkala girse cikleti veresiye yazdırır-. Artık sıra bendeydi...

Ve atıldım pokere...1000k fln sahibiydim. İlk girdiğim masada bir kızla tanıştım, 1 milyona kadar çıkmış biriydi kendisi. İlk elde rest çekti, içimden bir ses blöf yapıyor dedi, bütün paramı döktüm...Ve paramı 2 ye katladım. O sırada arkları chat bölümüne felsefende değişiklik yok yazdı. Kızın felsefesinin ota boka rest çekmek olduğunu anlayan ben masadan 20000k ile çıktım. Buradan o ablaya sesleniyorum, mumla aranılacak bir insansın, umarım aşkta kazanırsın. Mesaj atarsan seni aşk konusunda çok güvenilir birine yönlendirebilirim...

20000k götümü kaldırmış olmalı ki 25000k lık arkımın masasına girdim. Yaklaşık 6 -7 kişi vardık masada. Kankam 20000k, ben ise 30000k ile ayrıldık masadan. Götüm tavana değiyordu. O sıralar farkına varamadığım bir hırsta beraberinde geldi bana...

Neyse bir odaya girdim 120000k lık 2 abi oturmuşlar masama. Bilenler bilir face te gözlerim bağlı rezil bir fotoğrafım var. Göt oğlanlardan biri bana deniz kör ebe oynayalım mı dedi. Bende iyi niyetinden diyor heralde diye olur ama ebe olmam dedim. Bunun üzerine o göt oğlan devam etti; bu fotoyu tecavüze uğrarken mi çekildin...Bu iki kankaya biraz küfür dersi verdim, biri habire göt oluyor öbürü de çocuk pis kodu kanka diyordu. Çocuk kankasının desteğini göremediği için olacak çıktı masadan. Kaldık mı biz 120000k lık abiyle. O an bana birşey oldu. Şov yaptım şov. Masadan 150000k ile çıktım...

Gece saatlerinde kankamı tekrar buldum, paramla hava attım. Dedim kanka ilk oynadığım günde 150000k yaptım, istersen sana borç veriym fln. O gece biraz fazla gaza gelmiş olacağım ki gece sonunda param 100000k ya düştü. Olsundu. İlk günden hoplatmıştım Texası...

2.günümde müthiş eller geldi, geceye kadar ine çıka 170000k ya çıktım. Kankam da ne var ne yok kaybetmiş 1000k larda. Gift attım buna paramla dövdüm. Götüm kalkmıştı, oyunda hissetti bunu sanırım, beni bir o.ç. ile karşı karşıya getirdi. Bu ibnenin adı Mustafa idi. 70000k ya kadar düşürdü beni. Artık beni nasıl yolduysa bir daha kaybetmek istemedi, buddy lik teklif etti ama kabul etmedim...

Meğer Mustafa yaşayacaklarımın işaretiymiş. 3.günümde yırtına yırtına 100000k lara geldim. Tabii kesmedi. Restleri yükseltmeye başladım. Bu sırada benim sıksık blöf yaptığımı çözen Charles denen sünnetsiz bir zenci, amerikan, azman, o.ç beni 30000k ya düşürdü. O masadan ayrıldım, başka bir masada 10000k ya düştüm, başka bir masada 5000k derken 100k...Dibe vurmuştum.

4.gün kankam beni gördü, 150000k yapmıştı. 15000 attı bana bir de sigara yolladı ibne herif. 15000 den inişim ışık gibi oldu. 0 a inmiştim, evet 0(sıfır). Arkımdan bir 15000 daha istedim, yolladı 1000k da bıraktım oyunu...(böhüü)

Şu an aklım pokerden birşeye çalışmıyor. Gece yatınca as papaza rest çekiyorum karşı taraf flush yapıyor bütün param gidiyor. Anlıyor musun beni okur, yaşadığım şeyi anlıyor musun...Texas, ben eski ben değilim ne yaptın bana...Kola almaya gittim 5 milyonu verdim, artanı gelince 3,50 fırlattım masaya bağırdım rest aq diye bakkala. Ne diyon aq dedi, kendime geldim...Ben, evet ben...Evet evet ben...Ben lanet olası bir loser oldum, bir kumarbaz oldum...Ve yalnızım. Oysa ne güzel anlaşmıştık Benjamin ile...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Last Flowers

Henüz tamamlanmamış gitarlı halini duyduğumda sevmiştim bu parçayı.Thomas 'ım, Edward 'ım, biricik Thom 'umun dolma parmakları ve naif sesiyle "duygu yüklü"idi. In Rainbows 'taki en büyük beklentimdi. Tabii o zamanlar Last Flowers Till The Hospital adıyla anılan bu live kayıt büyük eksikler içeriyordu ama duygu aynı duyguydu.

Gelgelelim In Rainbows çıktı fakat Thomas fake atmıştı bana. İçinde Last Flowers yoktu. Disc 2 adı verilen bir toplama albüm (evet şahsi kanaatim bu yöndedir) içinde yer alana kadar biraz buruktum. Parçanın bu kadar müthiş bir düzenlemeyle bu kadar farklı bir noktaya geleceğini de düşünmüyordum. Disc 2 deki halinde gitarın yerini piyano almıştı, gitar yine vardı tabii arkadan müthiş rifflerle destekliyordu piyanoyu. Thom da yine müthişti, yine çok fazla, çok parlak, çok güçlü...

Parça bende enzim etkisi yaratmıştı fakat fani aklım onu unutmaya yüz tuttu. Ne kadar öldürücü potansiyeli olduğunu unutmuştum, atıştırmalık Radiohead parçaları arasına koymuştum onu istemeden. Ama o bekledi, bekledi ve beni en zayıf anımda yakalamasını bildi. Çok çakal biri gerçekten...

Kabus gördüm bugün. Ve her kabus gören insan gibi düşünerek uyandım. Hayatımdaki yerini sorguladım, evirdim çevirdim derken-relieefff...Bir anda kabusa soundtrack oluverdi. Epey bir dinleyeceğim bu kadar fazla olmasına rağmen...Şu sözümü unutmayın gençler, her Radiohead şarkısı canlı bir organizmadır.Taa şu zamanlarında bile öyleydi:

http://www.youtube.com/watch?v=OtVjjZDDIAs

13 Haziran 2009 Cumartesi

Kasın...


Kasın yazıları sonuna kadar, kasın...
Şiiri miiri özensiz de olsa, yazın...
Pazartesi alacağım akustik gitarın...
Akorduna kurban olayım ben, Ben...

sdlkfşskldfjsldfjlskdfj.

not/robben de iyi kasıyor haa. şu adama madrid kıyarsa var yaa...gistin intere onun dilinden bir mourinho anlıyor bir de ben, Ben...

9 Haziran 2009 Salı

Esin












Açın kapı pencereleri sonuna kadar
Esin rüzgarlar esin
Olabildiğince sert ve serin esin
Zaten bu durumdan beni bir sen kurtarırsın, bir de Sen

7 Haziran 2009 Pazar

Umutsuzluk

Sevmek mutluluk değil acı veren insana,
Ağlarsın,bağırırsın,kıvranırsın geçmez kurtulamazsın ondan...Atmak istersin ''zamanı değil'' dersin ama nafile...Kaplamıştır dört bir yanını, sarmıştır, kalbine demir atmıştır çıkaramazsın onu,
Amansızca yeniliverirsin,yapamassın hiçbir şey esir alır seni bir daha bırakmamacasına....


Sonra alışırsın ona. Ellerin,gözlerin,dudakların,hepsi eşlik eder birlik olurlar,
Aynı anda titrerler, aynı anda çarparlar aynı anda akarlar onun için.
Fakat onun karşısında gözlerle dudaklar bir olmaz, olamaz..
Haykırır sessizce gözler ama dudaklara dokülmeyince umutsuzluk kaplar o atesi.
Bağırmak istersin, söylemek istersin, tutkuyla bağlanmak istersin;
''Seviyorum be seni, aşığım sana'' demek istersin ama çıkmaz, çıkamaz o sözler ağır gelir dudaklara, kaldıramaz.


Hep onunla olmak istersin, onu bir an olsun görmek istersin;
Ama onu gördüğünde dayanamaz gözlerin indiriverir o yükü, yükler kalbine...
Taşı dayanamıyorum der sıkıştırıverir dudakları ama açılmaz, açılamaz dudaklar Allah'ın cezası kapanır o anda;
Sanki her zaman söylediği o değilmiş gibi,sanki ona dökeceği kelimeller farklıymış gibi.


Korkarsın. Kalbindeki demirin çıkmasından korkarsın,kötü bir şey söylemesinden korkarsın,
Ya öyle değilse, ya o beni sevmiyorsa dersin ağlarsın..
Gözler, sözleri boşaltır öylece tane tane...Aşk gizlidir o yaşlarda, umutsuzluk gizlidi, karamsarlık gizlidir...
Susarsın ama yine aglarsın dayanamazsın çünkü.Nasıl dayanasın, iki dudağın taşıyamadığını bir can nasıl taşısın... 


Sonra karar verirsin, tamam bu sefer çıkacak, bu sefer söyleyeceğim dersin, dikilirsin karşısına;
Gözler yine feryattadır ama dudaklar yine susar bir anda, söyleyemez.
İşte bu anda eller girer devreye tutar onun ellerini ve söylettirir ''seviyorum seni. aşığım sana''.
Artık zaman geçmemektedir, o birkaç saniye yıllar gibi gelir.
Bakar gözlerine o cevabı arar bir köşesinde fakat bulamaz hiç bi yerde onu göremez.
Yavaşça bırakır ellerini, gözlerini kalbine çeker, dudakları kitlenir, arkasını döner ve işkenceyle atar adımlarını,
Yıkılır dünyası başına, ağlar...Yine akar bütün düşünceleri gözlerinden,
Umutsuzluk akar, karamsarlık akar, aşk akar gözlerinden
Çıkarır demirini kalbinden
Aşkı kanar, gözleri kanar, dudakları kanar, elleri kanar,
Ama, ama en çokta kalbi kanar
Umutsuzca.....

6 Haziran 2009 Cumartesi

Çırılçıplak

Çırılçıplak uzanıyorum yatağımda
Üzerimi örten tek bir örtü bile yok
Soğuk hava esiyor pencerenin aralık kısmından
İşliyor bedenimin her zerresine

Yine seni düşünüyorum her gece olduğu gibi
Karanlık odamı aydınlatan ışık oluyorsun yastığımda
Gülüşün silinmiyor gözümün önünden
Sesin hala kulaklarımda

Yine seni görüyorum tatlı rüyamda
Gülmüyorsun bana, arkanı dönüp gidiyorsun
Uyanıyorum terler içinde gerçek dünyaya
Yine kabus olmuştu en tatlı rüyam

Sabah oluyor yine aklımdasın
İçimde beni kemirip duruyorsun
Bu işin sonucunun nereye varacağı belli
Acıya verir son, son vermek hayatıma

Örtmeyin üstümü bırakın çıplak kalsın
O beni böyle bırakmıştı, yaşamımdan yoksun
Serin hava esmeye devam etsin
Zaten tek tesellim o olmuştur hep benim

3 Haziran 2009 Çarşamba

ağaçı düşündü ırmak ( bilinç dışı aşk-3)

Eskiden yaptıkların hatırlayıp kahroluyordu ama ilerinin varlığından emin, umut doluydu. ırmak ağacın varlığını hiç sorgulamamıştı . Bunu yapmıcaktıda çünkü o sadece vardı bu kadarı yeterdi onun için onun varlığını hissetmişti . oturup ağacıyla konuşurdu ozanı anlatırdı anlattıkça da yaptıklarını sorgular olmuştu. yaptıklarıyla birlikte evrenide sorgulamaya başlamıştı çünkü ona göre yaptıklarının sebebi kozmik dengenin kalleşliğindendi. varlığı yokluğu biricikliği değili hiçi olasılığı ...bir çok seyi düşündü ve ağacına anlattı sanki yanında biri varmışçasına.
ozanı yanında hissederdi bazen o zaman susardı. ırmağa ağır gelen şeyler vardı hala. ağacına isim arıyordu çünkü bu ağaç onun için değerliydi ,düşünceleri bu ağaçla şekillenmişti, en bütük itiraflarını bu ağaç sayesinde kendine ispat etmişti, kalbi bu ağaç sayesinde aklını geçebilmişti. bu ağaç ırmağın kendina sorgulaması için vardı orda.
* * * * * * * * *

2 Haziran 2009 Salı

Öznel Olmayan Günlüğümden

      Ahh şu başım...Nasıl da zonkluyor bir bilseniz. Eve geliyorum üstümde bir gerginlik. Yorucu bir gün geçirmişim ama rahat rahat unutamıyorum. Yarını yine aynı okul gerginliği içinde geçireceğim, biliyorum ve bu beni daha çok geriyor. Üzerimdeki elbiselerin ağırlığını hissediyorum, sorumluluklarımın ağırlığını hissediyorum. 

      Almancam 33 ve Almancayı kurtarırsam büyük ihtimal teşekkür gelecek. Bir değeri var mı ne için geriyor beni...Annem ve babam mutlu olsun istiyorum, benden beklentileri olanlar(her ne kadar yeterli görmeyecek olsalar dahi) sevinsin istiyorum. Gelgelelim çalışmak yerine bloguma yazı yazıyorum. Beni çalıştıracak bir Azad olsa yanımda diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve diyorum ki;

''Şimdi ben konuyu bilmediğim için çalışmamın bir anlamı yok, eğer konuyu bilsem bu sefer yine çalışmamın bir anlamı yok.''. Ama kendimi kandırıyorum tekrar yapabilirim aslında. Yapmıyorum. Tekrar yapmayı istiyor bir yanım, bir yanım FM ye girmek istiyor, bir yanım MyBrute oynamak, bir yanımsa uyumak. Yapmıyorum hiçbirini. Starsailor - Love is Here dinliyorum ve yazmaya devam ediyorum.

       Kendimi bildim bileli böyleyim zaten. Yaz tatiline girene kadar hep böyle gerginliğe ve kararsızlığa bürünüyorum. Yaz gelince de yalnızlık başlıyor. Okulu özlüyorum. Bu arada Azad yazıma yorum yaptı onu okuyorum. Maçlarına Mete' ye 0-2 veriyorum. Başım patlayacak. Neden mutlu olamıyorum ki, neden birazcık yüzüm gülse tokatı yemek zorundayım. Haddimi aşıyor ve (varsa) bir yaratıcının yarattığı bu dünyayı açıkça beğenmiyorum. İsyanım var zaten doğduğumdan beri de yani bu aldım verdim düzenine karşı neden ayakta duramıyoruz hiç anlamıyorum. Bana biri vurursa illa bende vuracağım. Vurmazsam bu sefer kendimin ve başkalarının gözünde küçülürüm. Vurmalıyım çünkü düzen bu. Azad bugün bana çok iyilik yaptı, kendimi ona karşı borçlu hissettim. Gittim kola ısmarladım ona, yapmak zorunda hissettim. Arkadaşlarım bana dostluklarını sundular, bende onlara dostluğumu sundum. Bana kötülükler yaptılar bende onlara yaptım. Ya da ben onlara kötülük yaptım ve onlarda bana yaptılar. Azad yanımdan gittiği zaman gerçekten yalnız kalıyorum. Kimseye yavşaklık edecek adam değilim, kimsenin yanına gitmiyorum. Ertan gelirse geliyor, o da çocuk bakıcısı değil ki sabah akşam benim yanıma gelsin...

      Ve başım bunları düşünmemle daha bir ağrıdı şimdi...Hoşlandığım birini görmemek için koridora, bahçeye çıkmıyorum. Gördüğüm yerde gözlerimi kaçırıyorum. Aptallaşmaktan korkuyorum. Eve gelip, hayallerimde yürütüyorum onu, elini tutuyorum, saçını okşuyorum...

       Neyse almancaya dönelim. Şimdi çalışmazsam bir daha çalışamayacağım bugün. Annemle tiyatroya gideceğiz. İlkokul gösterileri...Ne kendim katıldım, ne de katılanları sevdim. Önerme içerikli anlatmaları 7 yaşındayken de bayıyordu şimdi de...Sessizliğime boğuluyorum. Şuraya ayırdığım zamanda kitap okuyabilirdim, herhalde bir 20 sayfa okurdum. Ya da fm oynayabilirdim, 2 maç atardım kesin...

       Uykusuz ve efkarlıyım. Thom Yorke' a bir röportajında sormuşlar nasıl bu kadar duygulu şarkılar yapabiliyorsun diye, o da cevap olarak şarkılarını uykusuzken yazdığını söylemiş. Melankoli...Beni benden alan, beni ağlatan, beni uyutan...Ağlarken haz duyuyorum, tüylerim diken diken olurken, gözlerim yaşla dolarken bir yandan da "vayy aq" diyorum. Ciddi ciddi radiohead' in bana zarar verdiğini düşünüyorum. Önceden de böyle miydim; belki biraz ama bu değil. Fakat diğer yandan insanlara değer vermemi, onlara acımamı, onlara sarılmamı sağlayan tek şeyde radiohead. Gitarı elime aldığımda içimi titreten, bana bir müzisyen olma aşkını veren radiohead.

       Mutsuz olmam onların suçu değil ama. İnsan üzerindeki sorumluluklardan ötürü mutsuz olur. Yapmak zorunda olduğunda mutsuz olur. Kimisi bütün sorumluluklarını yerine getirirken kendini hala emekli maaşı kuyruğunda bulduğunda, kimisi hiçbir sorumluluğunu yerine getirmemenin endişesi, gerginliği ve son olarak iş işten geçtikten sonra pişmanlığında. Ama bir çok kez mutsuzluğumuzun gerçek nedenini düşünmeyiz. İçimiz dolduğunda neden demeyiz, sadece üzülürüz...Mutlu olduğumuz anları düşünelim. Kahkahaların ardındaki o sorumsuzluğu, o rahatlığı. Bir sürprizin hazırsızlığını, ve yarattığı şaşkınlığı...Ve başımın ağrıları. Omuzlarımdaki sorumluluklar...

        Ölümden korkuyorum. Acısından değil, umutsuzluğundan. Geri dönüşü olmamasından. Bilinemeyişinden korkuyorum, karanlıktan korkmak gibi. Pişman olmaktan korkuyorum, en kötüsüde hiçbir şey olmamaktan korkuyorum. Bedenimin Ganj nehrini ıslattığını, parçalara ayrıldığını, bir bitkiye besin olduğunu, bir hayvana su içindeki esans olduğunu, bir insanın midesini bulandırdığını, ruhumunsa yok olduğunu görmekten korkuyorum. Ve başım, offff nasıl ağrıyor bir bilseniz...

1 Haziran 2009 Pazartesi

Başlık Bulamadım :S

Saraylarda Sevişirdik
Birazı siyah, birazı kırmızı
En soğuğundan rüzgar eserdi
Birazı sapşal, gerisi buruk

Şimdi ne emdiğimiz limona değdi
Ne döktüğümüz göz yaşlarına
Ne ışıklar döküldü kendi göğümüzden
Ne de savurdu kendini ıssız kum fırtınalarına

Oysa ne kadar kolay inanmak
Bulutların yüceliğine
Ummaktı yaşam
Güneşin kudretine
Şimdi birazda bana, 
Birazda bana essin rüzgar
Ve koparsın beni bu bitmeyen azaptan
Götürsün beni sessizliğine...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

L' Albatros

Madem şiirden söz açıldı bir tane de benden gelsin. Baudelaire şiiri : 

sık sık, eğlenmek için, acımasız tayfalar
yakalar kanadından bu deniz kuşlarını,
ürkütücü sularda gemileri izleyen
yolcuların yıllardır dost arkadaşlarını.

gökten inen tasasız, bu utangaç krallar
güvertelerin üstüne kondukları zaman
geniş kanatlarını sofuca bırakırlar,
yorgun kürekler gibi, sular üstünde kayan.

sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin!
bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri,
ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin,
topallayıp öykünüyor uçtuğun günleri.

ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,
oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,
yuhlarlar yeryüzünde, seni de gündüz gece
uçmana engel olur ağır dev kanatların"

İlk kez ekşi sözlükten tanıdığım bu şiirin aktarılmasında herhangi bir emeğim yok. Tamamen copy-paste. Yine de paylaşımı sağladım.


24 Mayıs 2009 Pazar

Ölü Ozanlar Derneği'nden Bir Alıntı

Yarını düşlüyoruz ve yarın gelmiyor; 
Gerçekten istemediğimiz zaferler düşlüyoruz. 
Yeni gün çoktan geldiği halde, 
Yeni bir gün düşlüyoruz. 
Yapılması gereken savaşlardan kaçıyoruz. 

Çağrıyı duyuyoruz; ama hiç önemsemiyoruz; 
Gelecek henüz bir planken,o gelecek için ümitleniyoruz. 
Her gün kaçtığımız bilgeliği düşlüyoruz, 
Kurtuluş elimizdeyken,kurtarıcı için dua ediyoruz. 

Ve hala uyuyoruz. 
Ve hala uyuyoruz. 
Ve hala dua ediyoruz. 
Ve hala KORKUYORUZ...

8 Mayıs 2009 Cuma

DOĞADAKİ ALTIN ORAN

 Kainatta ki muhteşem dengenin farkında değiliz. Gözümüzün önünde yüzlerce mucize dururken gidip başka şeylere yönelmeye çalışıyoruz. Bu yazımda size sadece orta çağın en iyi matematikçisi olan Leonardo Fibonacci' nin farkettiği Altın Oran' dan bahsedeceğim. 

 1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,144....

 Bu diziye baktığımız zaman onun basit bir kurala dayanarak oluşturulduğunu görebiliriz. Bu kuralı sözcüklerle ifade edersek; her sayı (ilk ikisi dışında) kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmuştur.

 Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansızın şeklinde ve yapısında bulunan özel bir orandır. Altın oran, doğada, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllarca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada birçok yerde rastlanır. En belirgin örneklerine insan vücudunu örnek verebiliriz. Platon'a göre kozmik fiziğin anahtarı bu orandır. Bu oranın sayısal değeri 1.618 dir. Bu yazımı insan vücudundaki bir Altın Oran bağıntısı ile pekiştireyim. 

 Vücudumuzun bir parçası olan kollarımızı dirsek iki bölüme ayırır. Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı verceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir: 1,618. Bu örnek sadece vücudumuzdan kollarımıza ait bakın size bir örnek daha da vereyim: parmaklarımız. Ellerimizdeki parmaklarla altın oranın ne alakası var diyebilirsiniz. Işte size alaka... Parmaklarınızın üst boğumunun alt boğuma oranı altın oranı vereceği gibi, parmağınızın tamamının üst boğuma oranı yine altın oranı verir:1,618. Bu örnek biraz kollarda ki örneğe benziyor. İnsan vücudunda bunlarla sınırlı değil bu orantı. Size basit bir örnek daha vereyim. Yüz yüksekliği/Yüz genişliği bize yine altın oranı 1,618 i verir. Buna benzer onlarca örnek verilebilir insan vücudundan. 

 Bu oranı kullanarak Leonardo Da Vinci ünlü çıplak erkeğini gösteren Vitruvius adamında da aynı oranlar mevcuttur. Bu resimdeki her ayrıntı Altın Oran' a göre çizilmiştir.
 Başka bir örnekle tamamlarsak, arı kovanlarında yaşayan dişi arıların sayısının erkek arıların sayısına bölündüğünde hep aynı sayı elde edilir. Yani 1,618. Hep 1,618 çıkıyor karşımıza. Bu içinde yaşadığımız evrenin ne kadar muhteşem yaratıldığını göstermektedir. 

Azad Karataş

5 Mayıs 2009 Salı

Ohh Beaaa Rahatladım

Evet bildiğiniz üzere bugün benim için uzun bir gün oldu. Okul tarihindeki en trajik olaylardan birini yaşadım. Ama üzerimde oynanan bu Ali Cengiz oyunlarının altında bana karşı duyulan o ezikliği de sezinlemedim değil hani. Bunca yıl ezikledim sizi ama ne oldu işte yazın yediğin hurmalar...

Geçin lan dalganızı. Hakkınız bu sizin. Hiçbir şey diyemem. Orada o kadar kişi Deniz nereye gitti ne oldu deyip sonra Deniz altına... dediğinde beni destekleyen Pekru' ya teşekkür ederim. Kötü gün dostu kavramınının 21.yüzyıl bireyci insanlarının bilmediği, anlamadığı birşey olduğunu düşünmüştüm, istisnam oldu. Sağ olsundur, kankamdır, kanka dediğin böyle olur(bu cümle ileri derecede önerme ve gönderme içermiştir).

Haa şimdi ne oldu? Ben yine aynı benim. Ne kokuyorum ne bişey. Üstüm başım mis gibi. Duşumu almışım pc mi açmışım. Yani daha ne diye yazan iletine benimle ilgili şeyler...Neyse! Siz enerjik gençler, anlamadığınız birşey var. Öyle bir rahatladım ki. Kuş gibiydim. O koku özellikle beni mest eden etmenlerin başında geliyordu. Bi an ne yedim içtimse hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçti. O iskenderler, o sahanda yumurtalar...Offf offf...O sadece poğaça yemiş Deniz'in başından geçenlerdi. Level atladım, yarın kuru fasulye yemiş Deniz'i gösterecem size. Bu sefer direk yanınızda hemide. Çünkü bunu hakettiniz....

Son olarak; bilmenizi isterim ki ben eski ben değilim. Ama yanlış anlamayın bi daha olsa yine yaparım....

13 Nisan 2009 Pazartesi

GAZETEMİZDEN BANA AİT OLAN BİR YAZI


Gazete İşi: GaLzete

Neden bir gazete çıkarmaya ihtiyaç duyduk? Neden diğer sınıflar gibi dersimize çalışıp, testlerimizi çözmedik? Sınıfımız diğer sınıflardan not ortalaması bakımından oldukça düşüktü. Hem şikâyet eden öğretmen sayısı da çoktu. Çok çalışmamız gerekiyordu, hem de çok. Ama biz iki işi birden yürütmeye koyulduk. Bir yandan derslerimize çalışıp diğer yandan sosyalleşmemize katkı sağlayacak gazete işine koyulduk. 

Evet, biz arkadaşlarımızla aramızda bunu böyle nitelendiriyorduk: “ Gazete İşi”. Aramızda oturup çok düşündük, çok tartıştık. Bu işi en iyi bir şekilde başarmayı planlıyorduk. Bu konuda bizi çok kişi destekleyip, tebrik etti. 

İlk olarak bu işe dil ve anlatım dersimizin bir etkinliği olarak başladık. Ders Öğretmenimiz Turgay Çimen rehberliğinde düşünce aşamasından uygulama aşamasına geçtik. Gebze’nin bir yerel gazetesinin son iki sayfasına yazma fikri vardı. Seçimler dolayısıyla gazetelerin meşguliyeti bizim gazete işini zora sokuyordu. Hocamız sayesinde yılmadık, ayakta kaldık. Bizi öldürmeyen her şey daha kuvvetli yapar. Bu düşüncelerle kendi gazetemizi çıkarmaya koyulduk. 

Tabii ki ilk işimiz gazetemize bir isim bulmaktı. Sınıfta hocamız önderliğinde beyin fırtınası yapmaya koyulduk. Birbirinden ilginç, birbirinden harika fikirler çıktı. Ama bu işe üstün hayal gücü yeteneğiyle son noktayı koyan arkadaşımız Tolga PEKRU oldu: GaLzete
Gazete ismini bulduktan sonra sıra yazılarımızı düzenli bir şekilde yazmaya gelmişti. Tüm sınıf inanılmaz derecede istekliydi. Herkes bir şeyler yazmaya, bir şeyler çizmeye koyuldu. İki hafta içinde de tüm yazılarımızı yazmıştık. Tabii bu sırada editörlerimiz boş durmayıp gazetemize matbaa ve mali kaynak bulma endişesi içindeydi. Sonunda onlar da işlerini doğru ve eksiksiz bir şekilde yerine getirdiler. 

Okul müdürümüz Celalettin Ayar'a maddi ve manevi desteklerinden dolayı özel olarak teşekkür ederiz.

Kervan Dersanesi' ne ve Kervan Dersanesi' nin değerli müdürü Sayın Muhammet Ateş'e ekonomik desteklerinden dolayı özel olarak teşekkür ederiz.
İşte takım oyunu böyle olmalıdır.

Sonunda bu işin içinden en harika şekilde çıkmayı başarabildik. 
Teşekkürler Turgay Hocamıza. 
Tebrikler bizlere. Bir iş en iyi böyle yapılabilirdi.
Darısı diğer sınıflara…


Azad KARATAŞ

1 Nisan 2009 Çarşamba

HERŞEYİN ANLAM KAZANMASI ( bilinç dışı aşk-2)


Irmak güneşe doğmuştu ama gölgesinde rahatlayaçağı yanlızlığını paylaşacak hiç bir şey yoktu ada da . Yanlızlığı ve terk edilmişliği tatmaya başlamıştı ağır ağır. Ozanın gidişini unutamıyordu. ..

Filizlenen tohum büyüyordu ama rengi hala siyahtı. Simsiyah yaprakları vardı. Irmak bazen uykusundan ağlayarak uyanıyordu.Ozan kadar güçlü değildi çünkü. Yanlızlığa ve terk edilmişliği ile mutlu olmayı beceremiyordu. Kozmik dengedeki hiçliği yaşamaktaydı ama kavrayamadığı bir şeyi yaşamak ağır geliyordu ona hücreleri kabul etmiyordu bunu dışlıyorlardı herşeyi...

Bir sabah uykusundan uyandığında inanamadığı gördüğüne, filizi artık kocaman bir ağaç olmuştu .Irmak onun gölgesinde barınacaktı onun yoldaşı olacaktı. Irmak artık kafasındaki imgeleri şekillendiriyordu ağaca yaslandı ve o an Ozan'ı kavradı. Elleri Ozandıymış gibi ısınmıştı ve ruhu hiçlikten arınıyordu herşey şekil buluyordu. Terkedilmişliği neden alışamadığını anladı çünkü terk edilmemişti Ozan aslında Irmağı terk etmemişti. Gidişinin bir anlamı vardı. Irmağın içi kırmızı güneş ile umut doldu....

IRMAĞIN UYANIŞI... ( bilinç dışı aşk-1)


( öncesini bilen bilir bilmeyende anlamaya çalışır :) birden bu kısmı yazmak geldi çünkü içimden)

Ve ağaç insan olduğunda Ozanın ayrılma vakti gelmişti. Kanatlarınıda fark edişi o gün oldu ve uçtu nereye gittiğini bilmeden. Uçtuğu yerden bir tohum filizlendi. Irmak ise köklerinden kurtulamadı Ozanı yakalamak için kopamadı yerinden, acıyla izledi onun gidişini. Bu onların sonları değil başlangıçlarıydı artık sadece Ozan yoktu "Ozan ve Irmak" vardı.
Ozan adasında yanlızlığın ve terkedilmişliğin siyahlığını yaşarken kırmızı güneşin doğmasını hep hayal etmişti. Güneşin gelişi ile uçtu . Kavramların karıştığı bu açıklınamaz yerde çok uzun vakit kaldığını fark etti. Ama en büyük uyanışı tek yoldaşı tek arkadaşı olan ağacın Irmak olduğunu öğrenince yaşadı. Yalnızlığa direnmek için yaslandığı konuştuğu bu koca karanlıkta hayatına renk katan tek şeyin o rengarenk ağacı Irmaktı...
Ozan uçuşunun sonuna varamadı oldukça uzun uçacaktı ta ki bir süretle karşılaşana kadar...

21 Şubat 2009 Cumartesi

İnsanlar

Eskiden karakterler olduğunu düşünürdüm insanları birbirinden ayıran, eskiden dediğim çok da eski değil 1-2 gün öncesine kadar hep böyle düşündüm.Fakat artık olayların çok daha basit işlediğini düşünüyorum.Tıpkı age of empires gibi aslında herşey. Arzularımız var daha fazlasını daha fazlasını istiyor hep.Bu herkeste aynı, haa ne istediği kişiden kişiye değişir bu kısmı karakterdir tamam. Çevresinden görerek oluşturduğu da doğru karakteri. Ama değişmeyen hayvani bir şeylerde var, arzular. Ve yine çevresinden ne gördüyse insan(karakter) ona göre davranışı da değişiyor arzularını elde etmede.

Bu belki de Nietzsche' nin anlatmak istediği şeydi bize. Arzuların var, sen de hayvansın işte...Çevrenden görüp oluşturduğun karakter var, yine çevrenden görüp aşmayı beceremediğin ahlakın var...Ama aslında bunlar yoklar,hiçbiri seni frenlememeli...Evet Nietzsche buradan çıkmış olabilir, kabul...Tüm bu vicdan, insaniyet, hatta din yaşamın birikimleriyle oluşmuş ve doğar doğmaz sana enjekte edilmiş, bunları görüyoruz; öyle değil mi?

Dönelim arzulara. Arzu nedir bir tanım yapalım önce...Şahsın ya içten gelen bir dürtü ya da toplumun enjekte ettiği karakterin yansıması olarak herhangi maddi manevi bir şeyi istemesi.Dikkatinizi çektiyse elde etmekten bahsetmedim. Arzulanan şey illa elde edilecek bir şey olmak zorunda da değil. Nice enjekte yemiş beyin Bush' un ölmesini istedi...Kritiği istemek, arzulamak kısaca...Beni ilgilendiren nokta karakteristik arzular değil, çok daha basit ve hepimizi aynı türün bir familyası gösteren ''hayvani arzular''.Güç gibi, seks gibi, para gibi, kan gibi, annelik gibi...Aslında hemen hemen hepsi güç diyerek tek bir başlık altında incelenebilir. Üstün gelme, 1.olma...İşte kapitalizmin aslında basit bir hayvani dürtü olduğu gerçeği...Zirveye tırman, kimseyi tanıma, birinin kafasına basarak bir üste çık, sonra bir üste, sonra bir üste...Aynı zamanda yerini de korumalı, üstüne geçmelerine engel olmalısın.Burada genleriyle farkı açanlar, veya doğduğunda üst basamakların birinde olanlar(babası zengin gibi)  eşitliğin abesliğini de gözler önüne seriyor gibi...Hiçte kardeş kardeş geçinmiyoruz. Haa daha önceki yazımda da dediğim gibi her insan birbirine bağlı yaşıyor, işte bu yüzden güçlü bir çırpıda bütün güçsüzleri yok etmiyor.Onları kullanıyor, kanının son damlasına kadar ne var ne yok sömürüyor.Senden yüzde yüz kar sağlıyorlar. 

Tekrar dönelim nihilistlere...İşte içten gelen arzuların hükmettiği dünya hayatı böyle eşitsiz kıldı. İşte burada Darwin' ci bir yaklaşım, güçlüler türünü devam ettirir, güçsüzler sahneye veda eder diyor Nihilizm. Hayvansan bu da olmalı, ama bunlar doğru mu...İşte burada kabul edemiyor yıllarca sana dayatılan karakter ve bağırıyor, kükrüyor eşitlik diye, özgürlük diye. Adı bazen Fransız İhtilali bazen Kurtuluş Savaşı bazen de Küba devrimi oluyor. Farketmez, birlikten kuvvet doğar. Kanının son damlasına kadar sömürülüp öldüğünde ne yaptım lan ben hayatım boyunca kayda değer demektense kanının son damlasına kadar savaşıp öldüğünde olsun en azından denedim diyesi geliyor insanın. İşte bunu diyorum size, dünya değişsin. Doktor olsan ne yazar 1 numaralı doktor olamadıktan sonra.Hep 1 numaranın eline bakacaksın.1 numaralar seni sömürmek için bir numaralar çevirecek aklın olmayacak, çünkü sen güçsüzsün, onlar kadar üstün değilsin ama aklın var birleşip bu acı duruma son verebilirsin. Çünkü sen hayvan değil insansın...

14 Şubat 2009 Cumartesi

HATIRALAR

Aklıma gelen geçmiş sahnelerde ..
Ağırlaşır hep kırık duygularım ..
Melankolikleşmiş sahte düşlerle ..
Dün gece karıştı yine uykularım ..

Asi kalbime buyruklar boşuna ..
Tırmanmak zor bu hayat yokuşuna ..
Her türlü pislik karışır kanıma ..
Yinede bakarım ben iki gözle yarına ..

Bunun suçlusu beni bu halde bırakan ..
O halde olmaz sözlerim sıradan ..
Beynime vuruyor etkisi sanırım ..
Babamdaki sigaranın uçan dumanının ..

Ruh rengim yine kötü yine kapkara ..
Kapanması çok zor bu büyük bi yara ..
Yapmalıyım kendimce adaletsiz bi kura ..
Kalbim geçmeli artık kâra ..

Ufuk Sadıkoğlu

13 Şubat 2009 Cuma

KARANFİL KUŞATMASI

Koşulsuz bir sözün güzelliğiyle düşledim seni
Dingin bir çağıltıyla akarken
Sahici aşkların büyüsünü çoğaltan
O eski zaman masalları gibi
Bir yeryüzü şarkısını
Kuşatılmış bir toplama kampında
Tutsaklığı reddederek
Hayatın anlamını sorgulayan
Küçük bir çocuğa söylemek gibi

Düşlemek özgürleşme isteğidir çoğu kez
Aramak ve anlamlandırmak
Ya da ıssız bir bozkır akşamında
Yalnızlığı bölüşmek yıldızlarla
Aykırı bir sevdadır bazen de
Gök yarılır
Deli ırmaklar gibi kabarır yüreğin
Toprağa cemre düşer
Ansızın sürgün verir binlerce karanfil
Bir çift güvercin havalanır gözlerinden
Telaşlı
Ürkek
Ve özgür
Gökyüzü sonsuza dek mavidir artık

Tutkulu bir sözün güzelliğiyle düşledim seni
Gün doğunca
Sokakları
Caddeleri kuşatan
Ekmeği dörde bölen
Dağlarda ateşler yakan
Açtığında kollarını
Dünyayı kucaklayan bir sözün güzelliğiyle

Koşulsuz bir sevgiyle yaşıyorum şimdi seni
Öylesine çoğaltıcı ki sevmek
Kalpsiz bir zamana inat
Sonsuz bir sevince dönüşüyor yaşamak
Ve öylesine aydınlık ki
Çözülüyor bütün bilinmezlikler
Karşılıksız bıraksa da yüzünü
Kayıp bir kuşağın hüznü
Sevebildikçe
Ulaşılmaz değildir hiçbir yürek

TURGAY ÇİMEN

Neler Oluyor Bize...

Blog son günlerde iyice durgunlaştı, ilk zamanlar ki hareketlilik yerini sessizliğe bıraktı.Bunun nedeni ne olabilir, ve düzelmesi için neler yapmalıyız diye sorarım size arkadaşlar.Yorumlarınızı bekliyorum...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Hayal Ettim Birden (Benimle Gel)

Havaalanına iniyorsun, yaklaşık iki saat süren yolculuğunun ardından bir anda tenine temas ediyor soğuk hava.Çarpılıyorsun ama hoşuna da gidiyor.Bavulunu alıyor ve insanlardan uzağa gidiyorsun.Seni götüren tek şeyse arzu...



Vardığın yer kafkas dağlarına has bir çimen denizi oluyor, tüylerini diken diken eden rüzgarı dinliyorsun, sana varlığını haykırıyor.Biraz yukarılarda bir sis yığının ardında daha yalçın, daha yeşil bir tepe görünüyor.Kendini zorluyor ve sisleri aşıyorsun, fakat ister istemez yorgunluğa yenik düşüyorsun.İnanılmaz bir manzarayı farkediyorsun o anda.



Biliyorsun buraya aitsin; görmedin, sadece biliyorsun.İşlenmiş nasıl olmuşsa içine.O an aklına geliyor buraların gördüğü vahşet, o an sanki tabiat sana içinde barındırdığı acıyı fısıldıyor.Gördüğün dağların arkasında cephe edinmiş silah tutan soğuktan yanakları al al olmuş çocuğu hatırlıyorsun.



Oysa heryer ne kadar da sakin.Hiç duymaz mı diyorsun kuşlar bu çığlıkları, hiç hissetmez mi ağaçlar kirli ellerle silinmiş göz yaşlarını.Kapanınca gözler, konunca eller kulaklara, durur mu akan kan...



Keyfin kaçıyor, enerjini toplayıp geri dönüyorsun.Gözlerin kapalı, eller kulaklarda...

31 Ocak 2009 Cumartesi

KARNE GÜNÜ

Uyandım, mutluydum. Okul bitiyordu, bugün karne alacaktım. Giyindim, yola koyuldum. Sokakta in cin top oynuyordu. Arabalar geçmiyor, bir kişi bile gözükmüyor, tüm pencereler kapalı, etrafta miyavlayan bir kedi bile yoktu. Okul gözüme ilişti, iri yapılı, pembe bir şatoyu andırıyordu. Oraya giderken az korkmadığım gün olmadı. Bir gün yazılı olur, bir gün inkılapçı sözlü yapar. Gitmek istemediğim zamanlar da çoktu. Yol hemen hemen bitmişti, servislerinden inen kediler içeri tıkışıyordu. Bende girdim içeri. Öğrencilerin yüzünden telaştan ziyade sevinç okunuyordu. Karnelerini alıp evlerine gideceklerdi, bazıları ise belki karnelerini alıp internet kafeye gidecekti. İçeridekilerin çoğunluğu serbest, okul üniformasız gelmiti. İçime bi kurt düşmüştü: Acaba bu kadar kişi arasında birkaç kişi, aralarında bende dahil, diğerlerinin arasında ezik duruma düşecekmiydim. Tüm arkadaşlarım, birkaç kişi haricinde, en temiz, en yeni, en şık elbiselerini giymiş, okula farklı bi renk katıyorlardı. Kimse yoktu bizim sınıftan. Bende birkaç kız arkadaşlarımın yanına gidip, orada öylece birkaç erkek arkadaşımın gelmesini beklemeye koyuldum; tabii ki yanımdakilerin hâl hatırını sorduktan sonra. Uzuncaaaa bir bekleme olmuş gibiydi. Sonunda birkaç kişi gelip sohbete koyuldum. Aldığım haberlere göre karneler 4 saat sonra dağıtılacakmış OHOHOOOOHO. Neyse sınıfa çıkardılar bizi. Bekle bekle, baktık vakit geçmiyor, bizde çıkardık kağıtları, yapıştır pis yediliyi. Oyna anam oyna, vakit geçmiyor. Topladık sınıfı haydi KALOF' a. Pekru başlarda param yok diye gelmiyordu, fakat benim onunda parasını vereceğimi söyledikten sonra kabul etti. Oysa kendi paramı bile karşılayamayacağımından haberi yoktu. Hele bi gelsinde verenler bol olur. Eeeh Pekrusuz olmaz. Son zamanlarda bizim en büyük zevkimiz olan KALOF, gerçekten kaliteli, zevkli, silahlı bir oyundu. (BU TANIMI YAPMAMIM AMACI SINIFTAKİ KIZLARIN BU OYUNU ÇOK MERAK ETMESİDİR). Hatırladığım kadarıyla sekiz kişiydik. Daldık kafeye hepimiz bi masaya. Yesss. Güzel geçmişti hemde harika. Başlarda biraz isteksizdim ama daha sonra istekli oynayınca harikalar yarattığımı söylemeden geçemeyeceğim. Takım olarak kazanmıştık Ertan'a karşı :D Durumu berabere getirdiğimizide Deniz' in yüz ifadesi ve el kol hareketleri görülmeye değerdi. Her zamanki gibi gözünü başka yere dikip, ağzına her gelen lafı söylemesi ve yaptığı el - kol hareketleri oyunumuzun en zevkli anlarından biriydi. En sonunda durumu 4 - 3 getirip kalkmıştık. Karne vaktiydi, okula koyulma vaktiydi. Okul ilk geldiğim zamanki gibi kalabalık görünmüyordu. Herkes içeri kendi sınıfına tıkışmış, karnelerini bekliyordu. Biz de sınıfımıza çıktık. İnmemizle çıkmamız bir olmuştu. Aşağıda sıraya girip sonra alacaktık korkulu kağıdımızı. İndik, yarım saat konuşma ve tören. Tekrar çıktık. Karnemizi almayı umut ediyordum, bunca yorucu inişli çıkışlı kısa yolculuktan sonra. Umarım karnelerimiz de böyle inişli çıkışlı olmaz. Sınıf karnelerini bekleyen 56 çift gözle dolmuştu(GÖZLÜKLERİ DAHİL ETMEDİM). Esra hocamız elindeki karneleri, birkaç kişinin aldığı belgelerle birlikte tutuyordu. Önce belgeleri dağıtacağını söyledi. Dağıttı, her zamanki gibi teşekkür belgesi almıştım(LİSE HAYATI BOYUNCA. YOKSA İLKÖĞRETİM DE HEP TAKDİR :D). Arkadaşlarımın birşey alamaması beni yanlarında mahcup bırakıyordu. Ama çalışan alırmış..
İŞTE BÖYLE GEÇMİŞTİ KOSKOCA BİTMEK BİLMEYEN BİR KARNE GÜNÜ

30 Ocak 2009 Cuma

Playback ...

Arkadaşlar öncelikle size playback nedir onu açıklayayım Playback ; sesi kötü olan şarkıcıların stüdyoda teknolojiyi zorlayarak tamamen seslerle oynayıp yapılan kayıt sonucunda ve çıkılan sahnede boş mikrofonu alıp oynamadır.Canlı performans bir ses sanatçısını en iyi ifade eden yoldur.Ozaman ne diyoruz playback yapacak ses sanatçıları bu işe hiç bulaşmasınlar.Son zamanlarda yapılanlar şarkılar müzik harici herşeyi andırıyor,orasını burasını açanlar,magazin mazemesi olanlar..Stüdyoda yapılan ve sanatçının sesiyle oynanan kayıtlar gerçegi yansıtmıyor ,çogu kişi bu piyasadan haksız rant sağlıyor,müzik yozlaşmasına bir son verilmelidir,gerekli olanda budur.

ve son olarak günümüzdeki sanatçıların ne kadar kötü oldugunu ortaya çıkaran canlı performans.

Hakan kardeşimizin tarihçesi

Evet bu değerli kardeşimiz türk spor tarihinin unutulamayacak kariyere sahip nadir sporcularımızdan bir tanesidir.Profesyonel kariyerine Kocaelisporda başlamıştır.Bu kulübün şu an ligde 17 olduğunu size sunmak isterim. Daha sonra Ankaraspor'a geçmiştir. Burda gösterdiği performansla kaderi kendi kaderine çok benziyen Beşiktaş'a transfer olacaktır. belirtmekte yarar var Ankaraspor hakan kardeşimizi yolladıktan sonra ligde çıkışa geçmiştir ve şuan ilk 5'te yer almaktadır. Evet kariyerinin dönüm noktası olan kulübe artık transfer olmuştur. hakan forma numarasıda çok ilginçtir . 84. Neden bu numarayı tercih etti bunu o anki koşullarda anlamak güçtü . Bence ilahi bir histi onunki ... Hakan Beşiktaşta istediği performansı bir türlü sahaya yansıtamıyordu .Huzursuzdu.Geceleri gözüne uyku girmiyordu. 7 Kasım 2007 gelip çatmıştı . Rakip Liverpooldu. ilk maçı kazanan Beşiktaştan herkes en az 1 puan bekliyordu.hakan kaledeydi.hakan için 90 dakika çok akıcı geçmişti . hiç sıkılmamıştı Gerrard Benayoun Kuyt ... onu hiç yalnız bırakmamışlardı.Hakan yeni arkadaşlar edinmişti mutluydu.Tarihe geçmek kolay değildi.3 EKİM 2008 gelmişti artık tamamen tarih yazacaktı. Metalist takımını kimse tanımıyor yeneriz diyordu ama bir şeyi unutmuşlardı.Kalede Hakan vardı.Hakan yine yanlız değildi.90 dakika bitince artık forma numarasındaki hikmet anlaşılyordu .8 de de o vardı 4 'te de.
Üzüleme hiç olmassa tarih yazdın . En azından çevre edindin senin gibisi bir daha gelmez (GELEMEZ)kendine iyi bak hakan kardeşim artık geceleri rahat uyu...


sevgilerle

27 Ocak 2009 Salı

Adım Atmaktan Korkmak

Öncelikle yazı hakkında bir açıklama yapayım.Bu yazıda şuanki mutsuzluğumun etkisiyle kendim hakkında bazı şeylerden ''üstü kapalı'' bir şekilde bahsedeceğim.

Arkadaşlarım toplanacaklardır, beni de çağırırlar.Üstelik hiçbir işim de yoktur.Ama gitmeye üşenirim, belki de korkarım ve evde kalırım.Sonra onlar bir güzel eğlenirken ben bütün gece ''neden gitmedim, keşke gitseydim...'' derim kendi kendime.O gün artık mutsuzumdur.

Ders çalışmam gerekir 3 gün boyunca bugün çalışacağım diye planlarım fakat o gün geldiğinde çalışamam, sonra geceleyin uyku girmez gözüme; ''neden çalışmadım,keşke çalışsaydım...'' derim kendi kendime.

Bu artık bende öyle bir rituel, öyle bir oluşulagelmişlik olmuş ki artık mücadele bile edemiyorum.Keyfim öyle mi istiyor, peki diyorum.Mutsuz mu olmam gerekiyor, tamam!

Bugün bazı arkadaşlarıma bahsettiğim hoşlandığım bir kız var, onunla vakit geçirebilirdim.Ama ben ne yaptım, eve gidiyorum deyip kaçtım...Şu an limon emmiş gibi ekşi suratım ve kırık bir kalple karşınızdayım.Ve öyle soru işaretleri varki kafamda;ya yaptığım bu mallık yüzünden kız beni silerse?

Çok merak ediyorum acaba bu dürtüleri nereden alıyorum.Bunu yapan beyin olamaz, hayatım boyunca zekamla övündüm ben.Kalpte olamaz, yani kalbin böyle mazoşist bir yaklaşım içinde davranacağını sanmıyorum.Kesin omurilik soğanıdır, cücüğüne çaktımın şeysi...

Beni anlıyor işte Radiohead.Yesterday i woke up sucking a lemon diyor.Bir nedeni var mı yok.Yapıyorsun ve oluyor.Bir nedeni olduğu için yapmıyorsun, sadece yapıyorsun.Alman lisesinde Creep dinleyip intahar eden çocuktan farkım intahar edersem daha fazla Ps3 oynayamacağımı bilmem.Şuan okkalı bir küfür çekmek, aynaları yumruklamak, karnıma bıçağı sokmak...

Özgür irade mi?Benimkini omurilik soğanı kontrol ediyor.Yardım edin bana, ama bunu yapmamalısın demeyin.Daha yaratıcı olun, belki de vurun azıma azıma...

Hani dünyayı değiştirecektim, hani kral olacaktım.DAHA ARZULARIMI KONTROL EDEMİYORUM...

26 Ocak 2009 Pazartesi

Sen Ya da Ben =)

Bana verdiğin bütün aşkı taşıyacağım
Bana yaşama nedenim olan huzuru ver
Hayatımız başından başlayacağımız bir yolculuk
Bu hatıraların hepsini birlikte yaşadık
Hatırlayabiliyorum
Tanıştığımız ilk zamanı
Bana verdiğin duygularını asla unutmayacağım
Aşkımızın başladığı ilk andan itibaren biliyorum
Sonsuzluğa kadar sürdüreceğiz
Kötü zamanlarımıza rağmen
Birlikte ayakta kaldık
Geçirmek zorunda olduğumuz günleri böylece yaşadık
Uzakta olduğunda kalbimde yaşayacaksın
Konuştuğunu duyduğumda rüyalarımda göreceğim
Sonsuza kadar gerçek aşkınla yaşayacağım
Gün ışığı ve üstümüzdeki yıldızlarla...
Kötü zamanlarımız olduğunda birbirimize tutunduk
Geçirmek zorunda olduklarımızla yüzleşmek için
Uzakta olduğunda kalbimde yaşayacaksın
Konuştuğunu duyduğumda rüyalarımda göreceğim
Cenneti ara – orada olacağım
Yine kalbime yol gösteriyor olacağım
Yine yakarışlarımızı sürdürüyor olacağım
LOST LOVE


Sen sindir ya da O sundur. Bazen kendin gibi olmaktır, bazen onun istediği gibi olmaktır. çok çeşitli şekiller kazanır bu lanet şey:) karşılık alırsın veya almazsın orası bilinmez.. belkide aldığını sanırsın...

düşünmeye sürükler seni. hayatın tam ortasında bulursun kendini bide bakarsın hayatın tam köşesinde.. düşmek üzeresin sanki uçurumun kenarından.. şeklini sen verirsin. Aslında yok etmekde yaşatmakda sana bağlıdır.. .

doğrumudur , yanlış mıdır ? bilinmez , tartışılır: ama hiçbir zaman sonuç elde edilemez. Bazıları gerçek çıkar , bazıları sahte.. ama ilk başlarda herkez için aynıdır tabiki. sorsalar herşeyindir o senin ...

yoktur, soğursın , uzaklaşırsın kalsın istemem dersin.. melankolik takılmassın, duygusal yazılar okumassın.. başka yerlere eğilirsin. yaparsın , yaparsın yaparsın...

özlersin saat kaçta bilinmez. birden aklına gelir. onun yanında olmak istersin. çeşitli nesneler onu hatırlatır sana. en güzeli düşünmektir, onu düşünmek...:):)



not: üstteki bir şarkı sözüdür.. knou aşk olunca ancak bu kdr yazabiliorum=)

25 Ocak 2009 Pazar

Herşeyden Biraz..!! =)

çok anlamsız değilmi hayat diosun bu diosun ama ya ztn tek bu var sonrasını kim bilebilirki varmı yokmu. tabi orasına hiç girmeden yazmak istiyorum. bazı şeyler o kadar anlamsız geliyor ki bazıları o kadar anlamlı.. bunlar biizi hayata bağlaayan sebebler. umudunuzu yitirmeyin hiçbirşey sizi yıkamaz . tek bir noktasındır sen onu yapsanda değişmicek yapmasanda. o kdr çok insan varki herkes kendine göre değerlidir aslında yaşam budur dersin mutlusundur deişmesin istersin . yorulmazmısın? tabiiki karamsarlık gerçekten insanın tmm bitti dediği noktasıdır. işte o an herşeye öle bi bakarsın ki tek yapmanız gereken o bitti dediğin anda gerçkten kalkmaktır ayağa.çocukçadavranışları oldu, yapılmasını şu an doğru bulmadığımız . bu bir gerekliliktir yaşamın gerekliliği.. yapılcak yapılmıycak tek bir olanağa bağlı deildir çok seçenek vardır önünde seçersin birini doğru veya yanlış ama bile bile yanlışı seçtiğimiz günlerde olucaktır. (çok yaptım bunu) hepsini atın bi kenara , biryerlerden başlamak her zmn kazanç getirir üşenmemek, olabilir demek , bazı şeyleri yapmaktan korkmayın belki saçma ama amaçsızca yapın işte herşey olacağına varır...

23 Ocak 2009 Cuma

Rock Müzik

Genellikle elektro gitar , bass gitar , bateri gibi estürmanlarla vokalistle melodi taşıyan müzik türüdür.Org ve piyano gibi klavyeli estürmanlar rock'ta sıkça rastlanabilir.Saksofon gibi üflemeli çalgılar rock'ta ilk zamanlarda sık kullanılmıştır , yeni rock türlerinde nadiren görünür.Kökeni Rock And Roll olmakla beraber blues'dur.

Rock Müzik tek başına yapılmaz.Sanatçı ismi olarak bir ad çıkarılabilir ama genellikle grupla yapılır.

Türkiye'deki Rock Müzige Katkısı Olan bazı gruplar;

MFÖ
Bulutsuzluk Özlemi
Şebnem Ferah
Teoman
Blue Blues Band

22 Ocak 2009 Perşembe

Beşiktaş Taraftarı Olmak

Çok üzülüyorum abi.Sorma gitsin.Ne olacak bu beşiktaş'ın hali...Üzülüyorum gerçekten yaa tamam zaten Fenerbahce ve Galatasaray'ın yanında ezik bir takımdı.Ama bu kadar da olmamalı yaa


Etrafımdalar.Beşiktaşlılar onlar.Takımlarına diğer takım taraftarlarının hepsinden daha bağlılar.Biliyorum bunları.Ama gel gör ki takımlarıyla iftahar edemiyorlar bir türlü arkadaş.Bu insanlar deli gibi futbol aşığı olsalar da hiçbir futbol muhabbetine katılamazlar.Nasıl katılsınlar ki...Ne diyecekler, neyle kimle övünecekler...Bir de 8-0 var ki cabası.

Bakıyorum etrafıma boyunlarında bjk atkıları-ya da puşileri..Bu kadar bağlılar.Ama akşam ki bjk maçını izlemiyorlar.Kimi izlesinler Nobre'yi mi, Yusuff' u mu?Anadolu klüplerini 1-0 geçip de kasım kasım kasılamıyorlar tabi.Çünkü biliyorlar önemli maçlarda neler olacağını...Yazık tabi...

Birde demirören var...Takımın beyni olarak top saklama uzmanı Yusuf'u transfer etti.Schildenfeld i alıp, 3 ay yedek bekletip sattı.Sonra Sivok'u alıp Schildenfeld e 10 basar dedi :S.Bir de bunların Fenerbahce rezerv takımı olma durumları var.Ali Güneşler,Rüştüler...


''Beşiktaş taraftarı olsam ne yapardım?'' Bu soruyu sordunuz mu hiç kendinize.Hayır.Hiç düşünmeden kahkahalar atın dalga geçin onlarla. Allah hepinizi bildiği gibi yapsın.Pislik herifler...Ne var yani 8 tane gol yedilerse ne olmuş, dünya adını duydu, turizme katkısı oldu.Artık herkes Beşiktaş' ın İstanbul'da olduğunu biliyor.Ne var yani Metalist'e metres olduysa.Bu sayede dünya yeni takımlar tanıdı....(örnekler çoğaltılabilir)

Hemen dalga geçin ''........6-7-Babel-9-10........'' diye.Aferin size...Alkış tutuyorum...

HAYATIMIZIN SONUNA KADAR

     "Yazabildiğiniz kadar çok yazın!! Parmaklarınız kırılana dek yazın, yazın!" bu söz modern kısa yazının babası olan Anton ÇEHOV' a aitti. Kendisi hep yazmıştı, hemde çok yazmıştı, böyle yaşamış, böyle çalışmıştı. Bir köylü bakkalcının oğluydu. Babası islaf etmiş, aceleyle kasabayı terketmek zorunda kalmıştı. Anton Çehov dışında tüm ailesini alıp çekip gitmişti. 16 yaşında kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan Çehov, hayatta çok zorluklar çekmiş, çok şeyler öğrenmişti.     

     19 yaşında ise burs eğitimi alarak ailesinin yaşadığı yere gitmişti. Ailesi Anton' u bıraktıkları gibi yoksul ve sefalet içinde yaşıyordu. İşte o zaman çok büyük bir yükün altına girmeye karar verdi ve ailseini geçindirecekti. Çehov başarılı olmayı aklına koymuştu. Hatta kuzenine yazdığı bir mektupta şunları bildiriyordu: " Servet sahibi olacağım... İki kere iki nasıl dört ederse, o kadar eminim bundan." diyordu. Ve olmuştu da.      

     Üniversitede tıp okurken dönemin dergilerinde kısa yazı ve öykülerini yazmaya başladı. O kadar çok yazıyordu ki artık her konu hakkında birşeyler yazmaya başlamıştı. Bir arkadaşı Çehov' a nasıl yazdığını sorduğunda, Çehov gülerek elinin altındaki kültablasını alır ve kendisinden "Kültablası" başlığı altında bir hikaye istenirse ertesi sabah hazır olacağını söylemiş. O kadar çok yazan ve bundan da zevk alan bir yazardı Çehov. Hatta o kadar çok yazmak istiyordu ki kardeşlerine kendisine ne yazması hakkında konu verenlere 1 kopek(rus para birimi), hikayeyi baştan anlatanlara ise 2 kopek veriyordu.

     İşte bende diyorum ki bizim de bu kadar istekli olmamız gerekiyor yazarken. Yazalım yazalım yazalım. Hayatımızın sonuna kadar, ucumuz bitene kadar, klavyemizin üzerinde harfler silinene kadar yazalım. 

İŞTE BU BENİM İDOLUM

21 Ocak 2009 Çarşamba

Paylaşmak

Ergin'le msn'de konuşurken aklımda bir şeyler canlandı.Konu komunizmdi ve Ergin doktorun işçiyle eşit olmasını anlayamıyordu.Ben de bunu ona anlatmak için doktorun olmaması durumunda insanların öleceği,inşaat işçilerinin olmaması durumunda doktorların kendilerine ev yapmaya uğraşacakları ve bu durumda yine insanların öleceği örneğini verdim.Güzel bir örnekti ve bende aydınlanmaya yol açtı.Gerçekten her meslek birbirine bağlı olarak işliyordu.

Dediklerimi örnekler vererek kafanızda canlandırayım.Bir ülkede çiftçi olmazsa orada insanlar besin ihtiyaçları yüzünden çalışmaya başlarlar ve kendi asıl işlerini yerine getiremezler.Bir ülkede bilim adamı olmazsa insanlar yaşadıkları sorunlara bireysel çözümler getirmeye uğraşırlar.Bir ülkede doktor olmazsa mühendis kendine grip aşısı yapar, makine mühendisi kendiyle uğraştığı için terzi çamaşır makinesi yapmaya kalkar,terzi dikiş dikmediği için öğretmen dikiş diker vb.Bu örneklerde de gördüğünüz gibi bir meslek dalının eksikliği insanları bireysel çabalara itiyor.Böylece o görevini yerine getiremiyor, onun görevinde de açıklar oluyor.O göreve de bireysel çözümler geliyor.Bu sebeple bir insan kendine hem doktor,hem terzi,hem de hamal olabiliyor.Mükemmel insanlar!!

Buradan bir çıkarım yaptım.Her meslek birbirine bağlı olarak işliyordu.Sonra düşünürken farkettim sadece meslek değildi,her insan birbirine bağlıydı.''Komşu komşunun külüne muhtaç''. Buna da örnekler vereyim.Yan komşuyla bahçeyi ortaklaşa temizleriz,böylece artan bir zaman dilimi olur.İmece usulü dükkan açarız köylerimizde, böylece onun işini yüklenmemiş oluruz.Ya da yapardık mı deseydim, şimdi şehirli olduk.

Burada önemli nokta paylaşım.Paylaşım hem bize hem de karşı tarafa kazandırıyor.Bu olmasa meslek de olmaz zaten.Paylaşım,yardımlaşma...Bunların bir de manevi yönleri var.İnsanları birbirine bağlayan eşsiz araçlar.Bunlar sayesinde kafamız daha rahat, daha mutluyuz.Hatta aşk da bir paylaşım değil midir?Gerçi aşk her zaman yararlı birşey değil, acıtıyorda...

Paylaşan bir toplum düşünüyorum, tıkır tıkır işler.Herkesin ne yapacağı belli.Herkes herkesten yardım alıyor, herkes herkese yardım uzatıyor.Oysa bugün nereye gidiyoruz?Bireyciliğe...Kopuyoruz birbirimizden ve umarım birbirimize edemediğimiz yardım açığını bilgisayarlar doldurabilir.Yoksa daha çok işsizim,mutsuzum vb. nedenlerle intihar edenler çıkar...

20 Ocak 2009 Salı

Hoşgeldiniz Turgay Hocam

Bütün üyeleri benim gibi öğrenci olan sitemizde bize önderlik edecek, edebiyat ve dil ve anlatım hocamız sayın Turgay Cimen'de artık aramızda.Gerek yazacağı yazılarıyla gerekse olumlu eleştirileriyle bize katkıda bulunacağından dolayı Turgay Hoca'mıza teşekkür ederiz.Hoşgeldiniz hocam!!!

SELAM

Merhaba çocuklar... Çabanızı kutluyorum... Ben de bundan sonra aranızda olacağım.. Ürünlerimi sizlerle paylaşmak eminim ki çok keyifli olacak.
Sevgilerimle.....

" Yobaz"lardan Esintiler...

Selam dünyalılar…

İlk yazıma böyle başlamak istedim. Farklılık olcak ya.Peh! Neyse geliyorum asıl konuya.

Yaklaşık bi 15-20 gün kadar televizyon izleyemedim. Yazılılar , denemeler vs. sıkıntılı bir dönem geçirdim. O kadar aradan sonra televizyon izliyim dedim ki keşke izlemeseydim.Hangisinden başlasam acaba diye düşünüyorum da bir türlü karar veremiyorum…Neyse başlıyorum işte , meraka kapılmayın.

İlk kurban İbrahim Tatlıses.Yahu kardeşim şarkı ortasında “ Lebbeyk “ diye bağırmak nedir yav ? Ne diye “ Lebbeyk “ diyosun ? Neyin nesidir bu “ Lebbeyk “ ? Ne yani “ Ben şeytan taşlarken okunacak sureyi biliyorum ! “ demeye mi getiriyosun konuyu ? Dinim bütün mesajları mı veriyosun ? Ne yani amaç ne ?

Sıra ikinci kurbanda…Bu sıralar Kanal 7’de takıldım. Arkadaş o ne manyak bir programdır yav… Hoca var bir tane canlı yayında cenaze namazı kıldırıyor , abdest aldırıyor , yolculuk esnasında nasıl namaz kılınır onu gösteriyor. Bilmiyorum size normal gelebilir ama bana normal gelmiyor. Stüdyo’nun ortasında bir musalla taşı , üstünde ceset , yanında hoca , dilinde Tekbir.Obaaaa.Neymiş efendim cenaze namazının kılınışını gösteriyormuş…Sonra abdest almayı gösterdi.Stüdyoda namaz kıldı.2 tane sandalyeyi yan yana koydu.Araba yaptı.2 tane denek çağırdı.Onları yolcu yaptı.Arkadakine namaz kıldırdı.Komik geldi bana.Saygı göster falan diceksiniz şimdi niye gösteriyim ki ? Ben saygı gösterme makinesi miyim ? =D

Sıra geldi üçüncü kurbana.Bugün yine Kanal 7’de “ Nur Ertürk “ le bilmem ne bilmem neye rastladım. Baktım bi adamı yatırmışlar.Adam yarı çıplak.Adama yağla masaj yapıyolar. Lan dedim noluyo , nabıyolar adama ? Meğer adamın belinde fıtık varmış…Masajla fıtığı geçircekmiş falan filan… Sonra adamın başına masaj yaptı.Masaj yaparken ince bağırsak , mide falan dedi…Başına masaj yaptığın adamın nasıl ince bağırsağını çalıştırdın ? Ben şaştım kaldım birader…

Neyse bu seferlik yeter bu kadar.İlk yazım biraz saçma oldu ama olsun zamanla her şeyi öğreniriz dimi a dostlar ? =D

Dipnot: Da Poet’in “ Selam Dünyalı “ isimli albümünü indirmeyin , gidin satın alın…Ben indirdim , siz indirmeyin… Yazık adam o kadar para harcadı o albüm için…


Yeni yazılarda görüşmek üzere…Beni okuyun =D

EHEM

Adminleriniz Azad ve Deniz sitemize bir virüs gibi yapışmış olanPekruyu haklamayı başardı. Artık yorum yazamıcak. OOOHHHH. YARIN PEKRUYA DALIYOZ

Pekru'dan ötürü özür dilerim

Bir iki saçmalayacağını biliyordum, sonra düzelir diye düşünmüştüm ama adam sitemizin ilk bannlanan ismi oldu ve bunu haketti de.Yaptığı edebiyatla alakasız, art niyetli yazı ve yorumları yüzünden de hepinizden özür dilerim.

Gerçekten iğrenç şeyler yaptı ama sanmayın ki bu onun yanına kalacak bunun bir de çıkışı var çıkışta görüşürüz Pekru! İnsan nefret ettiğine yapmaz bunu oysaki pekru bunu arkadaşlarına yaptı.Bu da onun seviyesini açıkça gösteriyor tıpkı yaptığı saçma yorumlar gibi.

Bu yaşananlar sonrası umarım yöneticilerinizi baskıcı, zorba vb. nitelendirmezsiniz.Yanda uyulması gerektiğini düşündüğüm bazı şeyleri yazdım fakat art niyet sezilmediği sürece sonuna dek hoş görülüyüz.Hiç önemli değil bazen hepimiz hata yaparız ki hata olup olmadığını da tartışırız birlikte karar veririz, site hepimizin sitesi :D.

Edebiyatla kalın...

Başlık Bulamıyorm..


Yazamıyorum..! olmuyo. elime her kalemi aldığımda tükendiğimi anlıyorum çünkü ne kadar boş olduğumu kendimi yetiştiremediğimi ve kaybetmiş olduğumu.
unutmak istediklerimi unutuyorum ama sanki seneler boyu aynı yerde asılı bir tabloyu çıkarmış gibi duvardan yerinde izi kalıyor.duvara her baktığımda sadece o kara tablo geliyor aklıma duvarın beyazlığını görmüyorum bile. usta bir tiyatro oyuncusu gibi seyircileri görmeden yaşıyorum boş bi sahnede oysa binlerce seyirci izlemekte beni ve yanımda onlarca oyuncu daha.ama sanki yalnızmışım gibi ağlıyorum,yanlışmışım gibi gülüyorum.
soğuk bir taşa dokunuyor ellerim o an aşkı yakalıyorum . içimde sıcak bir duygu kıpırdıyor onunle birlikte bir sürü kara leke. bir halıyı odanın içine silkelemek gibi halıyı temizlemek uğruna btün pisliği odaya yayıyorum. suyla temizlemeye çalışıyorum her tarafı çamura buluyorum. ve ellerimi çekmem bir oluyor manzarıyı fark etmemle.ellerimin kanadığını görüyorum. ve boş kalan duvarımı kırmızıya boyuyorum odamın kapısını kitleyip çıkıyorum bütün sihirli kelimelerimi içerde bırakarak.
Yazamıyorum..! her harfle yaralarımın kabuklarını kaldırıyorum çürümeye yüz tutmuş vucudum artık eskisi kadar acımasada. ayaklarım bihaber kafamdan geçenlerden sürekli yürüyor nereye gittiğini bilmeden çıkmaz bir yola girişim daireler çiziyorum.
birden gözlerimi yeşilliklerin içinde açıyorum, gökyüzü mavi rüzgar hafif ve sıcak saçlarımı tarayıp esiyor. uzanıyorum hayat ağacımın gövdesine üzerimde beyaz bir elbise ve yalvarıyorum beni sabırla izleyen seyircilere artık beni bir avuç toprağa dönüştürsünler diye.
küçük bir çukuru layık gördüler bi kocaman yüreğime. içine yattığımda sonsuz bir huzurbuluyorum.ilk toprağı attılar üzerime ve o an herşey kararıyor veson sahnemde duvarda kalan tablo izini doldurabilecek şeyi buluyorum ""kendimi""






ya daha ilk denemem bunun içinn yorumlarıı fazla kötü yazmazsanız sevinirim =)

SOYKIRIM

     Bilmem ki yazıma nasıl başlasam. Şu hocaların bizim sınıfa yaptırdıklarını beyaz Amerikalılar yerlilerine ve afrolarına bile yapmamıştır. Hatta siyahi Obama'yı bile kendilerine başkan yaptılar. Ama biz gariban olmayan zeki çocukları suikaste kurban götürme gibi bir istekleri var. Hatta toplu katliam yapma niyetindeler. Yan sınıfların kopya çekmelerine göz yuman hocaların, üstüne bizim sınıfın sınavlarında sıraların üstünün bile kontrol edilip bizlere kopya çekiyor muamelesi göstermesi, bardağı taşıran son damla olmuştur. Kaderin böylesi Küçük Emrah'da bile yok idi. Ana-babalarımızın bağrına bastığı küçük ama bi o kadar da büyük bizlerin, okulumuzda çektiğimiz eziyetleri bilmemeleri bizim tek tesellimiz olmuştur.:D
     Artık bu soykırıma bi son vermenin vakti geldi de geçmiyor. Birşeyler yapmak gerekiyor.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Ay Işığımız

Hatırlanan bir gece;
Herkes oradayken
Dağılan bulutlar ve içimizde sessizlik...

Kürek çektik;
Ay ışığında bir ziyafetti yaldızlar
Kendilerini gösterdiler ve kayboldular,
Geriye kalan hafızalarda...

Esirdik o gece
Bıraktık kürekleri,
Karanlık fakat parlak
İçten...
Rüyalardan ayıramadık 
İnanamadık...
Ay ışığına gidiyorduk,
Galiba özgürdük...

18 Ocak 2009 Pazar

AŞK..

Aşk benclliktir.Sadece benimsin,daima benimsin,tümüyle benimsin,der aşık.Bir parçasını bile başkasına vermez,dokundurtmaz,koklatmaz;elinden gelse göstermez.Ben nasıl seviyorsam onu,oda öyle coşkulu sevsin, der.Çoğu kez kıskançlık da arkadaş olur bencilliğe...
Aşk başkası olmaktır.Aşık,kendinden ve özünden gelen özelliklerini inkar edip,yok sayıp sevgilinin özünü kabullenir.Geçmişinden süregelen alışkanlıklar bütününden vazgeçer.Sevgilinin yaşam kalıplarına girip kendini yeniden yapılandırır.O ne yapsa,neyi hoş görse, nereye gitse,hangi müziği dinlese onunla beraberdir...Sahte bir beraberlik değildir...Haz dolu bir kabullenme ve birlikteliktir.Anneler ortak,babalar bir yaşamlarının hareket yönü aynı olur...

Az oldu ama daha yayınlamaya devam edicem bu konu üzerinden....Yorum bekliyorum...

Babamda vitaminken

Korkmayın hatırlamıyorum o zamanlarımı.Sadece geçirdiğim evrelerden bahsedicem yüksek müsaadenizle(Müsade etmesinzde yazıcam xD )

Beni gözler bile göremezken annemin karınında biyolojik ilk evremi tamamladım.Oluşuyodm lan işte xD9 ayın ilk zamanları biraz büyüdüm.Yaratık gbiydim.omurga belirginleşti sora kollar bakacklar derken Yiitcğn sureti belli oldu.Ultrasonda görüldü en küçük yiit.babamı o halde tahmin edebiliyorum.Neyse bi doğmuşum tam 4.700 gram(MAŞŞŞŞŞALLAH)Kim tahmin ederdi ki bu hale gelcğmi.Atletik vucudmla göz dolduruyorum :p


Anakucağı baba ocağı derken büyüdk biraz.Balkonlara çıkacak zamana gelmişim.Alltaki aygaz bayiinden almışım ilk sözlerimi xD ( AYYYGAZZZ) 6 yaşımda anaokulu.o zamanlardan sevmezdm okulu.Tek sevdğim yönü kızalrdı tabi ;) daha pantalon yırtma çağlarım o zmanlarda başladı


ilkokula dair ilk hatırladğm şey kavgalardı.Street Fighter sanıyodk kendimizi herbirimiz.Uçamayan tekmeler,dönemeyen yumruklar birbirine karışırdı.Ortaokula geldk çocuk dövmeye başladık.Uçuktuk kaçıktık ama çalışkandık sanki.Sonra teknolojiyle tanıştık.Bilgisayara ait ilk gördüğüm şey monitör ve üzerindeki Counter-Strike efsanesi xD


Bilgisayar oyunları gibi bizde değiştik.Daha bi ağırbaşlı olduk(GOLGİ HARİÇ).Ergenlikle gelen değişmler bizide vurmuştu.Kavgayı bırakıp kızlara yöneldik.Ne de olsa artık Counter o kadar revaçta değil ;)



Neden bunu yazğmı bilmiyorum ama yazasım geldi.İsteyen okur zevk alır.istemeyen okur zevk almaz xD

Colin' den Bi Bölüm Yazayım Dedim

....................................................................................................................................................................

" Sana iyi haberlerim var Colin." dedi Lewis her zamanki gibi koltukta oturup yanındaki Colin'e.
" İyi mi? Ne gibi?" diye sordu Colin. Hiç meraklı görünmüyor gibiydi.
" Artık asanı kullanabilirsin." deyince Lewis, Colin hemen ayağa fırladı ve sevinç çığlıkları atmaya başladı. Biran aklının bir köşesinden oynamakta geldi ama bunu yapamayacağını biliyordu. Çok heyecanlı bir şekilde "Peki nasıl oldu bu? Daha dün izin vermiyordun." diye sordu. Derin derin nefes almaya başlamıştı.
" Akşam amcanla konuştum. Sana kullanma izini vermediğini duyunca küplere bindi. İzin vermemi istedi. Bende birşey diyemedim."
" Amcamı seviyorum yaw, aynı kandan olduğumuz nerden belli."
" Asanı sakın ola dışarı çıkarma Colin. Okula götürme. Bak bunları da amcan söyledi ona göre."
" Tamam önemli değil oralar. Zaten okula neden götüreyim ki. Ben işimi odamda da görürüm. Ama birşey soracağım. Geçen sefer denediğimde başaramamıştım, neden?"
" Seni rüyalarında daha dikkatli olduğunu sanıyordum Colin. Buraya eğlence için geldiğini tekrardan bildirmek isterim. Burdaki amacın sihire ön hazırlık yapman. Yani burada eğitim için bulunuyorsun." Colin bu laflardan sonra mahcup olmuşa benziyordu. " Ama yine de söylüyorum. Asanı kürene dokundurup GİBSİLES diyeceksin. Ama senin ilk dokunduruşun olduğu için biraz uzun tutman gerekecek." Colin başını evet anlamında salladı.
" Hadi bakalım Colin kolay gelsin."

....................................................................................................................................................................

Colin uyanmıştı. Dolabının üstündeki saatine baktı. Okul vaktiydi, ayağa kalktı ve üstünü giyinip aşağı indi. Annesi her zamanki gibi kahvaltı hazırlıyordu. Karen masada oturmuş birşey yemiyordu. Dün dişini çekmişlerdi. Colin mutfağa girip selam verdi, günaydınlaştılar. 
"Anneciğim bugün okula gitmesem olur mu? Sınavlar bitti, dersler boş geçer. Ben sadece karne günü gidip karnemi alsam da yeter." dedi ve annesinden gelebilecek cevabı bekliyordu. 
" Sen bilirsin oğlum. Eğer dediğin gibi derslerin boşsa gitmenin bir anlamı yok." dedi. Colin beklediği cevabı almıştı. Şimdi odasına gidip asasıyla sihirler yapabilecekti eğer becerebilirse. Çok heyecanlıydı. Annesine çok teşekkür edip odasına doğru fırladı. Annesi ise arkasından; 
" Oğlum bu ne acele. Otur kahvaltını yap." Ama Colin iştahsızdı, daha sonra yapacaktı. Çıktı odasına ve girdi içeri. Yatağının yanındaki küçük komidine uzanıp en son çekmeceyi açtı. Evet oradaydı. Aldı eline. Kalbi küt küt atmaya başlamıştı bile. Küre de masanın üstündeydi. Daha önce bu küreyi sıradan bir süs olarak biliyordu. Fakat şimdi hayatını da değiştiren bu küreydi. Asasını aldı ve ona değdirdi. Hiçbirşey hissetmedi. Büyülü sözleri söylemeye koyuldu. "GİBSİLES" ......................

17 Ocak 2009 Cumartesi

No Surprises

Saykodelikliğin dibine vuran Radiohead parçasıdır.Herkese öneririm.Gerek akılda kalıcı melodisi gerekse buruk vokaliyle etkiler beni.Ama öyle melankolik intihar parçası da değildir..

Sabah uyanırsınız, sıcak yatağınızın altında kıvranmalar...Güzel bir sabahtır perdeleri açarsınız bembeyaz bir gökyüzü, belki de kar var..Sessiz, sakin, huzurlu...Şöminenin karşına geçip sıcak çikolata içmek gibi..Ama bu sakinlik lükstür size; yine işe gitmeli, kirli havayı solumalı ve yorucu bir günü üstünüzü değiştirip yatağa atarak bitirmelisiniz.Çünkü sistemde böle hayatta kalınıyor..

Bir hamsterdan ne farkımız var ki...Koşup duruyoruz deli gibi; daha hızlı, daha fazla..Tüm bu gürültü, bu sağlıksız yaşam, bu şişmiş kafalar, masada dirsek çürütmeler.Bunlar neden? Neden hayatta kalmak için hayatı berbat ediyoruz ki..Çünkü ortada yarış var rekabet var hep beraber mutsuz oluyoruz daha mutlu olabilmek için.Hep beraber anlaşıp bir paydos günü seçebilirsin fakat bugünleri de çılgın gibi çalışan bazı üstün zekalılar(!) olacak ve onlar seni geçmesin senin payından çalmasın diye mutsuz olacaksın hatta sende çalışacaksın...

Ve son 10 haftadır aynı hayatı yaşamış oluyorsun.O kadar monotonki...Hayatını niçin yaşıyordun mutlu olmak içinse üzgünüm ama bu hayat seni mutsuz ediyor arkadaş.

İşte şarkı bu sakin hayatı özleyen insanı anlatıyor.Belki de bu Thom' un kendisi.Şarkının lirikleri doğrudan üzgün adamın sözlerini içeriyor, son derece sade...Sürprize yer yok, açık ve net...Bembeyaz bir şarkı ve diğer radiohead şarkılarının aksine temposu ve katmanlı yapısıyla seni yormuyor.Music box ve gitar var sadece melodide...O kadar narin o kadar inceki, Thom'un sakin vokaliyle insana seraplar gösteriyor.

''Such a pretty house and such a pretty garden'' diyorum okulda, dersanede, yolda, heryerde.Yoruldum çünkü..Yorulduk çünkü.Hayat böyle yaşanmamalı...

Şarkının klibi de müthiş göndermelerle dolu aslında.Su tankının içinde boğulurken bile sakin ürkek bir yakarışdan öteye gidemiyor.Yüzünde hiçbir makyaj yok Thom'un tipsizliği apaçık ortada..Kendini bir salmışlık var.Ancak böyle belli ediyor acınacak halini, acınacak halimizi...

Buraya Yaz


ŞİİR YARIŞMASI GELİYOR


      Evvveeeet. Sitemizin ilk etkinliğini yayımlamaktan gurur duyuyorum. 6-13 Şubat arası şiir yarışması düzenlenecek. Şiirini yaz yayınla. Daha sonra oy birliği ile birinciyi belirleyelim. Belki ödül de veririz. Eğer sitemize üye değilde şiir yazdıysanız sizi de üye yaparız. Sıkmayın canınızı. Şimdiden hepimize başarılar. KOLAY GELSİN.

16 Ocak 2009 Cuma

İLK TENEFFÜS

"Aah dostum demek iyileştin." der ve o çok özlediği arkadaşına sarılır.  "Yeniden hoşgeldin aramıza" der.
"Sağol dostum. Nasıl gidiyor hayat? Bensiz pek farkı var mı?" der kısa boylu, göbeği dışarı taşmış, gözlüklü genç.
"Hiç sorma, sensiz de hayat çekilmiyor bea." diye geçiştirdi. Birlikte sınıfın kapısından içeri girerler.
   O sırada en az beş kişi arkadaşları Doğuş' un üstüne çullanırlar. Selamlaşmalar, nasılsınlar denildikten sonra geri dönmesine sevinen Doğuş sırasına oturur. Anlaşılan sınıfında çok sevilen biriydi. Aslında okula gelmediği çok belliydi. Uzun süreden sonra üç beş günlük sessiz bir ders işleyerek kafayı dinlemişlerdi. Fakat artık eskiden olduğu gibi gürültülü, cinnet geçiren öğretmenler ve onların gürlemeleri geri dönmüştü.

   O zamana kadar "dostum" deyip bağrına bastığı Burak, Doğuş'un sınıfa geri dönmesine en çok sevinen kişi gibi gözüküyordu. Uzunca konuşmalar, koyu sohbetler, şakalaşmalar, anılar daha ilk dersten başlamıştı. 

   İlk ders işte böyle bitmişti. Konuşmaya devam ediliyor. Bende oraya gittim. Her zamanki gibi konu futboldu. Dinlemeye koyuldum. Piyasaya yeni çıkmış menajerlik oyunundan bahsediliyordu. Eleştiriler, yorumlar, övmeler söz gelimi havada uçuyordu. Konuştuk ta konuştuk.

   İkinci dersin boş olduğu haberi bizi havalara uçurmuş, çığlıklar attırmıştı. Hemen dışarı çıkıldı top oynamaya. En son ben indim bahçeye. Neden olduğunu anlamadım ama Doğuş' u beş, Burak' ı üç kişi tutuyordu.İkisi birbirlerine azgın bir boğa gibi saldıramaya çalışıyor,küfürler havada uçuşuyordu. Hemen olayı izlemeye koyuldum. Birbirlerini çok ağır küfürlerle ezmeye çalışıyorlardı. Doğuş kendisini tutan beş kişiden sıyrılarak karşısındaki en iyi arkadaşı olan (bu olaya kadar) Burak' a doğru tekmesi havada askıda kalmış bir şekilde uçtuğunu gördüm.... Geçmiş olsun. Evet geçmiş olsun Burak. Bu hissi kimse yaşamak istemezdi.....

Bende böyle birşey yazayım dedim.

Yararlı diye bildikleriniz...

Eveet... Bi yazı da benden... Felsefe dersi için okuduğum kitap 'Devlet ve Demokrasi' ahlak felsefesi üzerine yazılmış bir kitap... Tavsiye ederim cidden güzel fikirleri var...
Gelelim siyasetten, siyasi rejimlerden öyle fazla derinlere inmeden konunun mantığında...
Ben bu kitaptan da faydalanarak size demokrasiden bahsetmek istiyorum ama amacım demokrasiyi kötülemek değil...
Demokrasiyi açıklayalım: Kısaca eşitlik, kendi kendini yönetebilme kavramlarıyla bağdaştıralım çünkü herkes tarafından bilindik bir terim... Demokrasiyi NASIL BİLİRDİNİİİZ :D
Bu soruya 'iyi biliriz' deriz... Ben de derim, derdim... Aslında demokrasinin ve bütün siyasi rejimlerin ne iyi ne de kötü olduğunu öğrendim yani siyasete o kadar da inanmamaya başladım... Hele ki bulunduğumuz 21. yüzyılda... Şöyle ki:
Bir ülke demokrasik bir ülke olsun bu şekilde yönetilsin. X ve Y partilerimiz olsun... X partisi iyi; Y partisi kötü partimiz olsun... Bu ülkede demokrasi halkın yararına ise X partisi seçilmeli öyle değil mi? Kendi kötülüğünü isteyen bir halk saçmalık değil midir? Neyse... Y partisinin çeşitli yollarla (para, rüşvet, adam kayırma) medyayı elinde tuttuğunu düşünelim... İsterse halka X partisini kötü bir parti olarak tanıtabilir medya aracılığıyla... Bu çoook kolay bir OLAYdır... Ve bu kötü propagandanın ardından Y partisinin seçildiğini düşünelim ama bunu da halk demokrasi diye tabir ettiği yönetmle seçsin... Demokrasi?!?!?!?! Hani nerde? Hani insanların iyiliğini isterdi? Y partisi seçilince iyi mi oldu?
İşte kitabın bir kısmında bundan bahsediyor... Demokrasi kullananların niyetine göre iyi ya da kötüdür... İyi kullanılırsa güzel, kötü kullanılırsa berbat bir rejim ortaya çıkar.
Son olarak... Dikkatli olalım... Her duyduğumuza inanmayalım. Özgür düşünme yeteneğimizi kaybetmeyelim... Sorgulayalım... Köreltilmeyelim...
Yazıda kopukluklar varsa özür dilerim... =)
16.01.2009 - 22.42

Edebiyat Deyince

Edebiyat deyince aklıma şelaleler üzerinde dans eden kelimeler geliyor..Afrika çalgıları eşliğinde çaça yapan çıplak zenci kızlar geliyor..tek gözü yarı kör bi biçimde dehşet lirikleriyle thom baba geliyor..eşsiz diliyle ahmet hamdi geliyor...orhan veli geliyor istanbulu dinliyor.bir bebek şen kahkahalar atıyor ve büyüyor büyüyor büyüyor...

Aslında edebiyatın içimizde olduğunu düşünüyorum.tamam özel yetenekleri yadsımıyorum ama olay orada değil bence bu adamları çevreleri, yaşadıkları herhangi bir kalemden ayırıyor...Nazım Hikmet'i memleket kargaşası diğer şairlerden ayrı yere koyuyor..Tevfik Fikret döneminin fikir kapalılığına karşı bir savaş güdüyor.

Belki de bizler de buradaki çabalar sayesinde bi yerlere geleceğiz.Kim bilir..Sizi bilmem ama ben kesin geleceğim abi...

Hep Beraber

Evet arkadaşlar. Buraya hepimiz yazacağız. Bu hepimizin sitesi. Sesimizi bir nevi böyle yükseltmiş oluruz. Kayıt için lütfen bana yazın. Yoruma da olur. Bende sizi kayıt edem yazalım:D

Naber La

Tanıdığım olup, yüzüme kanka diyenler..abi beni felsefeden çalıştır diye yardım isteyenler..para sıkıntısı çekenler..çıldıranlar..radiohead i anlayamayanlar..vb vb ler..ilacınız bende..

tek yapmanız gereken şey 09003694532 yi aramak..yada buraya yazı yazmak..ne demiş büyüklerimiz..okumak iyidir ve fakkaet yazmak yürek işidir...

daha fazla saçmalamıycam buraya gelin edebiyat ın kollarından eserler verin enine boyuna tartışalım...lütfen

Haydi Bakalım

Yeni sitemiz hayırlı olsun. Artık buraya denemelerimizi, şiirlerimizi, düz yazılarımızı hatta kısa öykülerimizi de yayımlayabileceğiz. Haydi Türk dilimizi yazılarımızla hem öğrenerek hem de eğlenerek gelişmesinde katkıda bulunalım.